E-Bülten listemize abone olun.

ABONE OL
Büyükler için Growth Hacking

Büyükler için Growth Hacking

Growth Hacking denildiğinde akla ilk “start-up” kavramı gelir. Kavram diyorum zira “Start-up girişim midir? Girişim nedir, ne değildir? Her yeni kurulan şirket girişim midir? O zaman bizim köşedeki berber ile Dropbox aynı şey midir?” gibi sorunsallar varken farklı bir tanımda bulunamıyorum. (Girişten sorulara daldım yazının devamı hayırlara vesile olsun). Evet Growth Hacking, start-up ile özdeşleşmiştir ve bu yanlış değildir. Ancak start-up’lar için geliştirilen bir yöntem olsa dahi acaba grown-up’lar için kullanılamaz bir şey midir? Gelin biraz burayı kaşıyalım.

Şimdi “Grown-up derken?”ci arkadaşlarım için şöyle minik bir tanımlama geçeceyim; grown-up’lar, start-up olarak hayatına başlamış, belirli bir başarıyı elde etmiş, büyümüş ve artık daha ‘stabil’ bir yapıya kavuşmuş şirketler oluyor. Sanırım bu tanımlama aklımdakinin %90’ını kapsıyor. O yüzden devam edebilirim. Peki, bu firmaların niceliğini kabaca tanımladıysak, şimdi işin nedensellik kısmına geçebiliriz.

SHERPA Blog her hafta e-postanızda. Ücretsiz abone olmak için tıklayın.

İnsanın vücudundaki reflekslerin, düşüncelerinde de benzer paternler izlediğini düşünüyorum. Tamam Freud değilim ama bana mantıklı geliyor. Örneğin hiç su kayağı yapmamış birine ilk defa bu güzide sporu yaptırmak istediğinizde şunu söylersiniz “Düşeceğini hissettiğinde ipi kendine çekme. O zaman kesin düşersin” Ancak gel gelelim ki insanlar, bu uyarıyı onlara onlarca kere yapmanıza rağmen, düşeceklerini hissettiklerinde o ipi yine de çekerler ve suda bir taş gibi sekmeye başlarlar. Kendimden biliyorum. (Yaz dönemine özel örnek verdiğimi lütfen atlamayalım). Bu örnekle, düşünce refleksimizi karşılaştırırsak yukarıdaki “grown-up’lara growth hacking yapılması” söylemine vereceğimiz zihinler refleks “Zaten büyümüş olan bir firma neden Growth Hacking yapsın kı?” olabilir. Tamam senin için değil sözüm. O diğer okuyan arkadaşa 😉

Grown-up’lar dediğimiz, görece büyümüş olan firmaların, küçük firmalardaki stabilite sorununa sahip olmadıklarını, tuzlarının kuru olduğunu, parayı basıp her şeyi yaptırıyor olduklarını varsayan bakış açısını bir yana koyarsak, stabilite haricinde kazın ayağı pek de öyle değil. Büyük firmaların daha fazla büyümeye, pazarda daha fazla yer almaya, öncü ve lider olmak için birbirleriyle güreş tutmaya ihtiyaçları vardır. Çünkü bulundukları yerde kalabilmeleri için buna ihtiyaç duyarlar.

Yıl 2003 işletme dersinin amfisindeyiz. Henüz daha ilk ders. Mikrofonun başındaki üstad (isimler konusunda kötüyümdür) ilk cümle olarak şunu söyledi; “Büyümezseniz, küçülmeye mahkumsunuz”. Her ne kadar sunum slaytlarını paylaşmayan tek adam olmasından dolayı o dönem kendisini pek sevmesek de onun bu sözü yıllardır aklımdan hiç çıkmadı. Bu satırları okuyan işletme ve ekonomi formasyonuna sahip, onu da geçtim, kendi işiyle ilgilenmiş herkes, bu sözün ne kadar doğru olduğuna hak verecektir. Firmalar büyüdükçe rahatlamak yerine farklı bir lige transfer olurlar. Amatör kümeden şampiyonlar ligine giden uzun bir yoldan bahsediyorum. Hatta bu yol, kontrollü büyüyemeyenlerin battığı, hiç büyüyemeyenlerin birer ‘hayal kırıklığı’ olarak kaldığı bir yol. Ne yazık ki listenin alttan 4. sü olmanız da ligde kalmanıza yetmeyebiliyor. Büyüdükçe çalışan alımı yapmanız gerekiyor, yönetim zorlaşıyor; departmanlaşıyorsunuz, knowledge-transfer ihtiyacını görüyorsunuz, sonra turnover rate karşınıza çıkıyor, departmanlar arası iletişim için ayrı bir departman kurmaya kalkıyorsunuz, IK, muhasebe, vesaire derken bir de bakmışsınız korkulu rüyanız gerçek olmuş; artık hantalsınız. O başlardaki “Hadi abi şunu deneyelim” çevikliğinden “Bunun için X departman müdür, şef, direktör onayı ile Y departmanındaki eş seviyedeki kişilerin onayı gerekir. Sonra da operasyon departmanından geçince, muhaberatta damga basılacak” seviyelerinde devlet su işleri moduna dönüyor her şey. E zaten kraldan fazla kralcılar dolu hayatınızı, bürokrasiye bağlamamak imkansızlaşıyor. Peki sonuçta ne mi oluyor? Şunun gibi toplantılar yapmaya başlıyorsunuz:

Sonra bir firma çıkıyor sizden daha çevik, sizden daha iyi sizin yaptığınız işi yapıyor, ve sizden daha hesaplı. İşte o zaman o güzel ofisinizin ortasındaki büyük ekrana en şakşaklı grafiğinizi açıp pazar payınızdaki düşüşü izlemeye başlayabilirsiniz. Sonrası zaten küçük Emrah filmi… İşte bu yüzden bir çok firma büyümeyi yakaladıktan sonra, hatta neredeyse hemen sonra growth takımlarını şekillendirerek süregelen inovasyon yapısını oturtmak için çalışmalar yaptı. Örneğin Twitter’ın growth takımının 2009’da yani kurulduktan 3 yıl sonra oluşturulduğunu biliyor muydunuz? Peki ya Facebook’un Chamath Palihapitiya (ki şahsi fikrim efsane adamdır) önderliğinde kuruduğu growth takımının o film posterindeki 500 milyon sayısına ulaşılmasını sağladığını? Veya HubSpot’ın milyar dolarlık potansiyele ulaşmış olmasına rağmen Brian Balfour gibi bir “sistematize etme tutkunu” yönetiminde bir ‘growth engine‘a sahip olduğunu ve bir growth takımı kurduğunu duymuş muydunuz?

Girişimciler Ciz.io kanvasları ile fikirlerini kolayca anlaşılır iş fikirlerine dönüştürüyor ve başkalarıyla paylaşıyor. Ücretsiz kayıt olmak için tıklayın.

Şimdi “O firmaların hepsi Silikon Vadisi’nde kardeşim, kolay mı öyle!” dediğinizi duyar gibiyim. Evet haklısınız oraların ‘koşulları’ farklı. Ancak buradaki koşulları göz önünde bulundurmak şartıyla growth için bir sistematik geliştirmek, büyümeyi bir yapıya bağlamak, bunun için bir ‘engine’ geliştirmek, sizin için hangi alternatiften daha kötü bir fikir olabilir ki? Çevikliği kaybetmemek, inovasyonun önünü açmak, yenilik ve değişimle hamanlanmış bir şirket olabilmek için yola çıkmak kadar vizyon sahibi bir adım olabilir mi? Evet oyunun oynandığı yer farklı ama kuralları evrensel; büyümezseniz, küçülmeye mahkumsunuz.