E-Bülten listemize abone olun.

ABONE OL
Duygusal tasarım ile atık yönetiminin ne alakası var?

Duygusal tasarım ile atık yönetiminin ne alakası var?

Hepimizin bir gündelik yaşam rutini var. Ancak bu rutinler çoğunlukla çevreye zarar veren davranışları içeriyor. Bu davranışları çevreyi gözeten şekilde dönüştürmek ise pek çoğumuzu alışık olduğu rutinden, dolayısıyla “güvenli alan”ından çıkarıyor. Sonuçta, özellikle metropollerde yaşayan kişiler, çevre hassasiyetini bir fikir olarak sahiplenseler de, pratikte bu hassasiyeti sürdürülebilir bir davranış biçimine dönüştüremiyorlar. Bu noktada, çevreye duyarlı davranışların motivasyonunda kullanıcı deneyimi tasarımının (UX design) etkisi nedir?

İstanbul’un zorlu bir şehir olduğu konusunda bu şehirde yaşayan herkes hemfikir olsa gerek. Aynı zamanda, doğal güzellikleriyle dünyadaki pek çok şehri kıskandıracak biricikliğe de sahip. Pek çok balık türüne ev sahipliği yapan İstanbul Boğazı ile Marmara Denizi; 400 bitki, 169 kuş, 56 kelebek türüne ev sahipliği yapan Belgrad Ormanı; Kuzey Ormanları ile Şile çevresindeki Longoz Ormanları, hepimiz için bulunmaz nimet. Fakat İstanbul öyle kalabalık, sakinleri de öyle mutsuz ve umursamaz ki, bu şehri başka canlılarla paylaşmakta olduğunu unutuyor çoğu zaman. Diğer canlıların yaşam alanlarını mahvettiğimizi kolay kolay fark etmiyor ve bu konuda herhangi bir önlem almaya da tenezzül etmiyoruz. Zaman zaman doğa ana başımıza taş yağdırana, ortalığı seller götürene ya da şehrin ortasında hortum çıkana kadar da, “Nerede hata yapıyoruz?” diye düşünmüyoruz.

SHERPA Blog her hafta e-postanızda. Ücretsiz abone olmak için tıklayın.

Peki, bu gidişatı durdurmak için bu şehrin sakinleri olarak yapabileceğimiz şeyler yok mu? Elbette var. En basitinden, bireysel bir çaba olarak, ev içi israfı azaltmak ve çöplerimizi geri dönüştürmek bile çevreye verdiğimiz zararı azaltma gücüne sahip. Fakat gündelik yaşam rutinine öyle bir kapılmışız ki, bu rutinden sapmamıza neden olacak herhangi bir yeniliğe ilk cevabımız değişime kapalı yönde direnç göstermek. Kullanıcı deneyimi tasarımı işte tam olarak bu noktada devreye giriyor aslında; insanların neyi, neden, hangi duyguyla yaptığını anladıktan sonra, olumsuz duyguları olumluya çevirecek çözümler geliştirerek.

Problemin tanımlanması

İşe mini bir persona çalışmasıyla başlayalım. Diyelim ki, Deniz adında bir İstanbullu’nun rutinini anlamaya ve bu rutini çevreye faydası olacak davranış biçimleriyle dönüştürmeye çalışıyoruz. Önce, hayali arkadaşımız Deniz’in anlattıklarına kulak verelim; ardından, ona hangi noktalarda yardımcı olabileceğimizi düşünelim.

“Merhaba, ben Deniz. Anadolu Yakası’nda oturuyorum. Bir İstanbul sakini olarak çevreye ne kadar zarar verdiğimi fark ediyorum ve bunu azaltmanın yollarını bulmaya çalışıyorum. Örneğin, bir süre çöplerimi ayırmaya çalıştım. Böylece geri dönüşüme katkıda bulunmak istedim. Fakat ben çöplerimi ayırmakla uğraşırken apartman görevlisinin çöpleri topladıktan sonra hepsini aynı konteynere attığını görünce hevesim kırıldı. Onu uyarıp çöpleri karıştırmamasını sağlamaya çalıştım ancak; bu sefer de çöpü toplamaya gelen belediye araçlarının tüm çöpleri aynı yerde topladıklarını fark ettim. Sonuç olarak çöpleri ayırmaktan vazgeçtim. Ancak yine de, en azından cam atıkların geri dönüştürüldüğünü biliyorum ve bunları evde biriktiriyorum. İki haftada bir, iki sokak aşağımızdaki cam kumbarasına gidip camları atıyorum. Fakat bunun için yolumu uzatmam gerekiyor ve servise geç kalmamak için evden erken çıkıyorum. Elimde ağır bir torbayla yürümek, hele hava sıcakken çok zor. Ama yine de bunu yapıyorum çünkü çevreyi korumak konusuna biraz olsun özen göstermek istiyorum. Yapabileceğim başka neler var, öğrenmek istiyorum.”



Bu hikayeye göre Deniz’in asıl motivasyonu faydacılık. Yani yaptığı şeylerin bir faydaya dönüştüğünü gördüğünde bu bir davranış biçimine dönüşüyor. Fakat tek başına olduğunu hissettiği ve yaptıklarının destek görmediğini fark ettiğinde ise motivasyonunu yitiriyor. Atık yönetimi konusunda Deniz’in hassasiyetlerini de gözeten bir deneyim tasarlanırsa ve şüpheleri giderilirse, onun çevreye duyarlı adımlarını sürdürülebilir kılmak mümkün. Bunun için duygusal tasarımdan faydalanabiliriz.

Duygusal tasarım nedir, nerelerde bulunur?

Çevreye duyarlı davranışların irade boyutunu ve bu davranışların doğal bir davranış biçimine dönüşmesinin alacağı sürenin uzun oluşunun yarattığı psikolojik baskıyı bir yana bırakırsak soru şu: Hem yerel yönetimler hem de ürün ve servis sağlayıcılar bazında, vatandaş/kullanıcı ya da tüketicilerin çevreye duyarlı davranış biçimlerini gündelik rutinlerinin doğal bir parçasına dönüştürmelerini kolaylaştıracak ne gibi çözümler üretilebilir? Hem çevreye duyarlı hem de sürdürülebilir bir kullanıcı deneyimi tasarlamak nasıl mümkün olabilir?

Bu davranışların motive edilmesine yönelik elimizdeki en büyük güç, duygusal faydanın vurgulanması. Ancak bu sayede kalıcı bir davranış modeli elde edilebilir. Bu fikrin en büyük savunucularından biri, İngiltere’deki Brighton Üniversitesi akademisyenlerinden Jonathan Chapman, tüketimi azaltmak ve doğal kaynakların israfını önleyebilmek için tüketicilerle kullandıkları ürünler arasında duygusal bir bağ oluşturulması gerektiğini savunuyor. Duygusal olarak kalıcı tasarımlar elde edildiğinde, söz konusu ürünlerin uzun süre kullanılacağını ve sürekli bir yenisini almaya gerek kalmayacağını ifade ediyor.

Duygusal kalıcılık 5 element etrafında şekillenir, diyor Chapman:

1. Hikâye: Kullanıcıyla bu ürün arasında nasıl bir hikâye var ve bu hikâye ne kadar eşsiz?
2. Bilinç: Ürün ne derece bağımsız ve kendi iradesine sahip mi?
3. Kurulan bağlar: Kullanıcı ürünle arasında güçlü bir duygusal bağ kurabiliyor mu?
4. Kurgu: Ürün, fiziksel ilişki dışında, farklı etkileşim ve bağlantılar yaratabilmek için de ilham veriyor mu?
5. Yüzey: Ürün zaman içinde ve kullanımı arttıkça nasıl bir karakter değişimine uğruyor?

Chapman’a göre bir ürünü tüketme süreci her zaman karmaşık duygusal süreçlerle şekillenegelmiştir. Sadece “yeni ve parlak bir şey almanın” da ötesinde, ideal ya da arzu edilen benliğe ulaşmak için bir araç gibidir satın alma davranışı. Fakat öte yandan, insanlar bir ürünü çok fazla arzu edip sonrasında ise büyük hayal kırıklığı yaşamaya başlamıştır ve bu durum kendini tekrar etmektedir. Tam da bu kısır döngü sebebiyle, tüketim artık kendi kendini baltalayan bir sürece dönüşmüştür. Bu yüzden de tasarım ürünlerinin artık kişiye bir katkı sağlayıp sağlamadığı konusu önem kazanmıştır ve konu “faydacılık” ekseninden de öteye taşınmıştır.

Chapman’ın somut tasarım ürünleri için geliştirdiği bu bakış açısını deneyim tasarımında da dikkate almak mümkün. Fakat rutini değiştirmek ve yeni bir alışkanlık kazanmak pek çoğumuz için kolay değil. Bu süreci kolaylaştırmak için; insanları strese sokmayan ve sorumluluklara boğmayan, yavaş yavaş gelişerek ilerleyen bir süreç tasarlamak gerekiyor. Bu noktayı daha anlaşılır kılmak için bir örneğimize geri dönelim.

Bir çözüm önerisi: Akıllı Atık

Ev içi atıklardan duygusal ve maddi fayda üretilmesi mümkün olabilir mi? Bizce evet. Kullanıcıların çevreye hassasiyetini pratiğe dökerken aynı zamanda bundan maddi gelir de elde edebileceği bir fikri detaylandıralım şimdi ve adı da akıllı atık projesi olsun. Amaç, ev içi çöplerinin ayrıştırılmasının bir davranış biçimine dönüştürülmesi, aynı zamanda bu ayrıştırılmış atıkların doğru noktalara ulaşmasının sağlanması ve sonuçta çevreyi gözeten bir faydanın yaratılması.

Peki, akıllı atık projesi pratikte nasıl işleyecek?

Akıllı atık projesinin başarılı olabilmesi için, akıllı kumbara ve akıllı çöp kutusu adlı ürünler kullanılacağını hayal edelim. Kullanıcılar, evlerindeki akıllı çöp kutusunu kullanarak atıklarını ayrıştıracak ve daha sonra bunları akıllı kumbaralara atacaklar. Akıllı kumbaralar, QR kod ve bir mobil uygulama yardımıyla çalışacak. Kullanıcılar, mobil uygulama üzerinden kumbara üzerindeki QR kodu taratacak ve ardından atıkları kumbaraya bırakacak. Akıllı kumbaraya entegre edilen bir sistem, kumbaraya bırakılan atığı tartarak mobil uygulama üzerindeki bir sanal kartta, kilo başına 1 TL/puan biriktirecek. Kullanıcılar, hesaplarında biriken bu puanları tıpkı bir sanal kart gibi kullanacak ve harcayabilecekler.

Bu projenin başarılı olabilmesi için erişilebilirlik ve kullanım kolaylığı noktalarına da dikkat etmek önemli. Akıllı kumbaralara erişmek kolay olmadığında, çöpleri taşımak bir eziyete dönüştüğünde, kullanıcıları daha işin başında kaybetme ihtimalimiz çok yüksek. Diğer yandan, akıllı kumbaralarda yer alacak ekranların tasarlanması konusu geliyor ki, burada kullanıcı deneyimi tasarımcılarına (UX Designer) büyük iş düşüyor. İçerdiği profillerin çeşitliliği itibarıyla oldukça geniş bir hedef kitleye hitap etmesi gereken bu ekranların, kolay iletişim kurulabilir ve kullanılabilir olması oldukça kritik.

Akıllı atık projesi kullanıcılara nasıl ulaşacak?


1.Tanışma: İstanbul’da yaşayan pek çok kişinin geri dönüşüm kavramından haberdar olmadığını kabul ederek işe başlayalım. Haberdar olanlar ise, buna nasıl katkıda bulunabileceğini bilmiyor. Öncelikle bu kişilerin geri dönüşüm yöntemleriyle tanışmasını ve bunu hayatlarına dahil etmeyi istemelerini sağlamak gerekiyor. Yerel yönetimlerin yapacağı iletişim kampanyaları ve sosyal medya duyuruları burada önem kazanıyor. Bunun yanında apartmanların yönetici toplantılarına giderek akıllı atık projesini anlatmak da mümkün. Projenin iletişim kanalları pek çok şekilde çeşitlendirilebilir.

2.İkna etme: Çevreye duyarlı davranışları benimsemenin rutini değiştirmek anlamına geldiğini ve bunun da kolay bir süreç olmadığının farkında olunmalı. Öyle ya, çöpleri her akşam kapının önüne koyup her sabah mucizevi bir şekilde kaybolduklarına şahit olmak varken, çöplerini ayrıştırarak biriktirip yan sokaktaki kumbaraya taşımayı benimsemek zaman alacaktır. Üstelik çöpleri ayrı ayrı biriktirmek için ayrı çöp kutuları da almak lazım. Belediyeler tasarımcılarla işbirliği yaparak, geri dönüşüm için uygun boyda ve kullanımı kolay çöp kutuları yapabilir. Bunları da evlere ücretsiz dağıtıp bu esnada geri dönüşümle ilgili bilgi verebilir. Hane sakinlerine bu çöp ayrıştırma davranışı ile katkı sunacakları sosyal fayda ve elde edecekleri kazanımlar anlaşılır bir dil ve örneklerle yüz yüze anlatılabilir.

3.Sürekliliği sağlama: Pek çoğumuz için en büyük motivasyon kaynağı olan (gerçekçi olalım) maddi kazanımlar bu noktada devreye giriyor. Kullanıcılar, kumbaralara bıraktıkları atık miktarıyla doğru orantılı bir maddi gelir de elde edecek. Mobil uygulama içinde biriken sanal para, anlaşmalı yerlerden alışverişlerde harcanabilecek. Sürekliliği sağlayacak ikinci nokta ise iletişim. Atıkların geri dönüşümüne sunulan bu katkı sayesinde elde edilen sosyal fayda kullanıcılara her fırsatta anlatılmalı. Zira herhangi bir konudaki motivasyonu kaybetmenin ardındaki en büyük sebeplerden biri “Bu ne işe yarayacak ki?” düşüncesi. Bu nedenle kullanıcılara, bireylerin tekil katkılarıyla gelişen bu kolektif çabayla elde edilen ortak faydanın gündelik yaşamdaki yansımaları, her profilden insana hitap eden anlatımlarla somutlaştırılmalı. Bu iletişim çalışması projenin, kullanıcıların motivasyonunu artırarak atık ayrıştırma davranışının bir davranış biçimine dönüşmesini kolaylaştıracak, en önemli bileşenlerinden biri. Ancak elbette kullanıcı aldığı mesaj kadar mesaj verebilen konumda da olmak isteyecektir. Kullanıcıların karşılaştığı tüm soru ve sorunlarına yanıt bulabilecekleri içerikler ve iletişim kanalları da mobil uygulama içinde konumlandırılmalı.

4.Yayılım: Bu konuda günümüzün en etkin aracı sosyal medya. Sanal dünyadaki ideal benliğimiz, gerçek hayatta aldığımız takdirlerin de ötesine geçebiliyor bazen. Dolayısıyla, çevreyi gözeten bir davranış sergilediğimizde bunu sosyal medyada paylaşmak kullanıcıları motive eden bir etkileşim sağlayarak aynı zamanda bu davranış biçimini daha çok insanın gündemine almasına katkı sunacaktır.

Akıllı atık projesi gibi bir çalışma aracılığıyla atık ayrıştırma davranışının kullanıcılar tarafından benimsenmesini sağlayacak bu dört adımın her biri, pek çok şekilde içeriklendirilerek zenginleştirilebilir elbette. Ancak öncelikle yerel yönetimler ve kullanıcı deneyimi tasarımcılarının yan yana gelerek ellerini taşın altına birlikte sokmak üzere yola çıkması esas olan. Ardından projenin tüm paydaşlarının eşdeğer bir sorumluluk bilinciyle çalışması durumunda hedeflenen faydanın yaratılması işten değil. Dahası, karar vericiler ve uygulayıcılar olarak bir an önce masaya oturup bu adımları atmamak için hiçbir geçerli nedenimiz de yok aslında. Hele ki bilim insanları, iklimi koruyabilmek için sadece 3 yılımız kaldığına ilişkin bu denli kritik açıklamalarda bulunup acil eylem çağrıları yapıyorken. Bunu da bir çağrı olarak buraya not etmiş olalım.

Referanslar ve daha fazla okuma önerisi

Adobe Creative Cloud aboneliklerinde öğrencilere ve öğretmenlere özel %60 indirim fırsatlarını kaçırmayın.

*Bu makale, EKOIQ Eylül-Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.