E-Bülten listemize abone olun.

ABONE OL
Peakode: Kalıpların dışında bir yazılım stüdyosu

Peakode: Kalıpların dışında bir yazılım stüdyosu

Mobil uygulama geliştirme hizmeti vermek için “İstanbul’da bulunma şartı” tabusunu yıkarak Bursa’da konuşlanan; hem iş modelleri hem de yaptıkları işlerle olağan kalabalıktan sıyrılan Peakode yazılım geliştirme stüdyosunun kurucularıyla, Peakode’u diğerlerinden farklılaştıran detaylar hakkında konuştuk.

Peakode, İstanbul ve Ankara gibi ilk akla gelen şehirler yerine Bursa’da kurulan, Türkiye’de ve yurt dışında konumlanan startuplara ve kurumsal şirketlere mobil uygulama geliştirme hizmeti veren bir mobil uygulama geliştirme stüdyosu. Sizi bir araya getiren ve bugünlere getiren hikayeyi bize anlatır mısınız?

Gökhan Gültekin: Peakode her ne kadar Ağustos 2014 tarihinde şirketleşmiş olsa da kurucuların geçmişi bundan çok daha öncesine dayanıyor. Kurucular, her biri kendi alanında tecrübeli 4 kişiden oluşuyor. Android geliştirmeye Can, muhasebe işlerine Burak, arayüz tasarımı ve kullanıcı deneyimine Eda, iOS geliştirmeye ise ben bakardım ilk yıllarımızda. Can ve sevgili eşim Eda ile üniversite yıllarına uzanan dostluk, sonrasında 2013 yılında da Burak ile tanışmam sonrasında voltranı oluşturmuş olduk. Peakode’un kurucu ekibinin geliştireceği ilk mobil uygulama Uludağ Kayak Merkezi olacaktı ve her şey Bursa’da başladı.

Peki neden Bursa? Herkes İstanbul’da bulunmanın gerekliliğini savunurken sizin Bursa’da kalmak istemenizin arkasında ne gibi nedenler yatıyor?

SHERPA Blog her hafta e-postanızda. Ücretsiz abone olmak için tıklayın.

Burak Beceren: Sanılanın aksine, İstanbul her şeyin merkezinde olmasına rağmen hemen yanı başında yine ticaret ve üretim hacmi olarak çok büyük bir şehir olan Bursa bulunuyor. Hatta Bursa’nın son zamanlardaki ulaşım hamlelerinden ötürü, İstanbul’un bir semti konumuna gelmiş olması da Peakode açısından çok önem arz etmekte.

Tüm yazılım ekibine huzurlu bir çalışma ortamı sunabiliyoruz. Trafik, işe geliş-gidiş vb. gibi günlük stres bulunmayan, işe rahat gidip gelen, gün içinde yeşillikler içerisinde bulunan ofisimizde rahatça çalışabildikleri bir ortamımız bulunmakta. Bununla birlikte, çoğu müşterimiz de Bursa yerine İstanbul ve yurt dışında. Özellikle İstanbul’daki müşterilerimizle sabah saat 10:00 toplantıları ayarlamaktayız ve sabah Bursa’dan bindiğimiz deniz otobüsü ile 2 saat içinde toplantı yapacağımız yere ulaşabilmekteyiz. İşimiz uzayacak gibi olduğunda veya toplantılarımızı arka arkaya günlere ayarladıysak İstanbul’da kısa süreliğine konaklayarak çalışmayı tercih ediyoruz.

İşimizi planlı yaptığımız sürece ve müşterilerimiz de bu planlamaları ve iş çıktılarını düzenli olarak gördükleri sürece zaten 1 sene beraber çalışsak bile yüz yüze 2-3 toplantı yaparak tanışma, proje toplantısı ve ardından kutlama yemeği şeklinde ilerliyoruz 🙂

Yetkinlikleriniz mobil uygulama geliştirmeyle kısıtlı değil; yapay zeka ve IoT alanlarında ar-ge çalışmaları yürütüyor, girişimler için ürün geliştiriyor hatta kullanıcı deneyimi tasarımı çalışmalarını da üstleniyorsunuz. Bu disiplinlerarası yapıyı nasıl hayata geçirdiniz ve bunun ne gibi yararları var?

Gökhan Gültekin: Temelde mobil uygulama stüdyosu olan Peakode, tüm enerjisini ve deneyimini mobil uygulamalar geliştirmek için harcıyor. Aslında geliştirdiğimiz uygulamaları yalnızca “mobil uygulama” olarak basite indirgememek gerekiyor. Bugün Peakode’da yürüyen aktif projelerden bazıları Uber, Airbnb, Instagram gibi ciddi backend ve iş geliştirme gerektiren projeler. Hatta Peakode’un “Marketplace Business” denilen pazaryeri uygulamaları tarafında uzmanlaştığını söyleyebiliriz. İkisi global, toplamda üç adet pazaryeri uygulaması geliştirdik (bunlardan ikisi çok yakında yayında olacak). Geride bıraktığımız 3 yıl içinde yalnızca mobil uygulama geliştirmeye odaklanmış olsak da teknolojideki gelişmeler ve trendler bizi dolaylı olarak bir “teknoloji şirketi“ olarak konumlandırdı.

Gelecekte mobil uygulamaların yerini farklı teknolojilere bırakacağını öngördüğümüzden ve belki farklı arayüzlerde hatta, “No UI” olarak tabir edilen arayüzsüz ortamlarda/işletim sistemlerinde geliştirmeler yapacağımızı öngördüğümüzden farklı teknolojileri denemek zorundaydık. Biz de 2015 yılı itibarıyla, gördüğümüz 3 ana teknolojik trendi ilgi ve tecrübe alanlarına uygun olmak üzere 3 ortak olarak paylaştık. Yaptığımız görev dağılımı ve bahsettiğim 3 teknolojide neler yaptığımızı aşağıda açıklamaya çalıştık:

Nesnelerin İnterneti (IoT):
Gökhan Gültekin:Nesnelerin interneti (Internet of Things, kısaca IoT), fiziksel nesnelerin birbirleriyle veya daha büyük sistemlerle bağlantılı olduğu iletişim ağıdır.” standart tanımıyla nesnelerin interneti kavramının Peakode’a yansıması şu şekilde oldu: Geliştireceğimiz donanımların, web servisler ya da uçtan uca olmak üzere birbirleriyle haberleşmesinin sağlanması. Biz de bu süreçte ekibe elektronik mühendisliği stajyer arkadaşlarımızı dahil ederek ürün prototipimizi ortaya çıkarttık. Çok yakında tüm detayları bir yazı serisi ile paylaşacağız. Takipte kalın!

Yapay Zeka (AI):
Can Uludağ: Yapay zeka teriminin halk diline kadar indiğini görüyoruz son günlerde. Aslında çok karmaşık, çok kapsamlı bir kavram olmasına rağmen ve henüz gerçek anlamda bir yapay zeka oluşumundan uzak olmamıza rağmen sıklıkla konuşulduğunu ve yazıldığını görebiliyoruz. Yapay zeka ile uğraşıyoruz demek çok iddialı olur. Peakode olarak yapay zekanın alt dallarından biri olan machine learning ve deep learning konularında çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bu alanlar ile geçmiş verilerden çıkarımlar yapmak, yeni tahminler yapmak ve kullandığımız her teknolojiyi daha akıllı hale getirmek mümkün olabiliyor. Biz bir mobil uygulama stüdyosu olduğumuz için ilk etapta mevcut geliştirdiğimiz ürünlerin daha akıllı olması yolunda machine learning’ten faydalanıyoruz. Fakat genel manada bu alanların sınırları çok geniş; internette gezerken bir ürün önerisi gibi basit bir işlemden tutun da bir arabanın kendi kendini sürmesine kadar uzanan bir olasılık kümesinden söz edebiliriz.

Arttırılmış Gerçeklik (AR, Augmented Reality):
Burak Beceren: Gerek popüler kullanımı, gerekse Peakode’daki konumu açısından bakarsam arttırılmış gerçeklik, uygulama alanının akıllı telefon ya da tabletin kamera görünümünde, belli fiziksel işaretlerin taranması aracılığıyla çeşitli medya içeriklerinin işaretler üzerinde konumlanarak görüntülenmesi anlamına geliyor.

Her ne kadar Google ve Apple’ın nihayet hazır AR kütüphaneleri geliştirilmiş ve geliştiricilerin kullanımına açılmış olsa da bu kütüphaneler yokken bu teknolojiyi sıfırdan geliştirmek bizi gerçekten çok zorladı. Ancak Ar-Ge böyle birşey ve biz de bu yolda çok şey öğrendik 🙂 Hatta prototipimizi tamamladıktan sonra “Biz bu işi artık yapabiliyoruz” dedik ve global bir beyaz eşya markası ile anlaşma imzaladık (marka ismini paylaşamıyoruz, önümüzdeki aylarda yayına girecek). Ar-Ge çalışmalarımız meyvesini vermiş oldu ve portföyümüze yepyeni bir teknoloji katmış olduk.

Tasarım kavramı ve tasarım kültürü sizin için ne anlama geliyor?

Gökhan Gültekin: Tasarım, Peakode için öncelikli bir kavram. Yalnızca geliştirdiğimiz mobil uygulamalarda değil, websitemiz, sunumlarımız ve hatta tekliflerimizde bile tasarım detaylarına büyük ölçüde önem veriyoruz. Kısacası müşteri adaylarımıza dokunabileceğimiz her yerde elimizden geldiğince Peakode kültürünü yansıtmaya çalışıyoruz.

Geliştirdiğimiz mobil uygulamalarda, kullanıcılarımızla iletişime geçen şeyin, arkaplanda yazılmış kodlar ya da servisler değil, arayüz tasarımı ve kullanıcı deneyimi olduğuna inanıyoruz. Sistem ne kadar iyi geliştirilmiş olursa olsun, kötü tasarlanmış bir arayüz potansiyel kullanıcılarımızı kaybetmemize sebep olabilir. Fakat mobil odaklı bir şirket olduğumuz için geliştireceğimiz mobil uygulamalarda detaylı kullanıcı deneyimi çalışmaları yapamıyoruz. Her ne kadar bunu bir hizmet olarak sunmayı tercih etsek de, çoğu zaman müşterilerimiz bu süreci mümkün olduğunca hızlı geçip bir an önce geliştirmeye başlamamızı talep edebiliyor. Biz de kullanıcı deneyimi/arayüz tasarımı sürecini genellikle 1’e 3 oranla geçirdiğimizi söyleyebiliriz. Bu gibi nedenlerle dostumuz SHERPA’nın, Türkiye’de “kullanıcı deneyimi stüdyosu” olarak konumlandığını ve bu işi layıkıyla yaptığını görmek, bizi Peakode ekibi olarak gururlandırıyor 🙂

Bunu başaran takım ve Peakode’daki üretim kültürü hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?

Burak Beceren: Peakode’u kurmadan önce de farklı geçmişleri bulunan, farklı yetkinlikleri ve deneyimleri olan 4 kişiydik. Peakode, bu puzzle parçalarının birleşip herkesin yetkinliklerinin, doğru zamanlamayla bir araya geldiği noktada çıkan bir fikirdi. En başından beri de inandığımız şey; hem çalıştığımız iş arkadaşlarımıza hem de müşterilerimize karşı her anlamda açık ve şeffaf olabilmekti. Bu şeffaflığı, ileride de herhangi bir muamma oluşturmamak adına, kurulduğumuz günden beri her işimizi dokümantasyon ile kayıt altına alarak, bunları süreç içinde geliştirerek, evrilerek bu noktaya getirdik. Üretim kültürümüzün altında yatan en önemli inancımız da, yaptığımız işin hiç bir zaman “son” olduğunu kabul etmemek ve her yaptığımız işin, her adımımızın daha da geliştirilebilir olduğuna inanmak. Bu inanç, teklif verme sürecimizden müşterilerimizle iletişimimize, ekip içi kullandığımız proje yönetim araçlarından yarattığımız dokümantasyonlara ve uygulamalara kadar her şeyi daha da geliştirebileceğimiz yönünde bizi teşvik ediyor ve bu yönde çalışıyoruz. Eylül 2017 itibarıyla ekibimiz 12 kişi ve herkes hâlâ birbirinden bir şeyler öğreniyor. Tüm ekip arkadaşlarımız öğrenmeye açık ve bu sayede hepimiz birbirimize yeni katkılar yapıp Peakode’un gelişim sürecine katkıda bulunuyoruz.

SHERPA’da geliştirdiğimiz DaaS (Design as a Service) modelinin bir benzerini Development as a Service adıyla uyguluyorsunuz. Bu modele nasıl geçtiniz? Bu modelle çalışmanın daha önceki çalışma şeklinize göre ne gibi farkları var?

Gökhan Gültekin: SHERPA’nın geliştirdiği DaaS modeli ile ilk tanışmamız, SHERPA Blog aracılığıyla oldu. 2017 yılında olmamıza rağmen ajansların yıllardır aynı iş modeli üzerine kurulu olmasını sorgulamamızı çok önemli buluyorum. Teknolojiler, kullanılan servisler ve şirket yapıları her yıl değiştiği için modellerin de belli aralıklarla güncellenmesi gerektiğine inanıyorum.

Design as a Service modelini Peakode’a nasıl uyarlayabileceğimizi kendi içimizde tartışırken, DAM Startup Studio kurucusu ve aynı zamanda müşterimiz ALLE Hamile kurucu ortağı sevgili Yakup Bayrak, bize ALLE Hamile geliştirme sürecini Development as a Service modeliyle ilerletme teklifini yaptı. Bir işin en iyi pratik yaparak, uygulanarak öğrenileceğini düşündüğümüz için biz de bu teklifi bir fırsat olarak görüp kabul ettik.

ALLE Hamile ekibi ile yaklaşık 4 aydır aktif olarak DaaS modelini uyguluyoruz. Başlangıçta adapte olmakta biraz zorlansak da 2. ay itibariyle alıştığımızı söyleyebilirim. Geleneksel modelimizde tüm tekliflerimizi ve planlarımızı adam-gün birimi üzerinden yapıyorduk. DaaS ile adam-saat birimine geçtik ve bu bize planları günler üzerinden değil, saatler üzerinden yapma olanağı sundu. Bu sayede hedeflenen/gerçekleşen oranını, yani verimliliği başarılı bir şekilde ölçümleyebiliyor, arttırmak için neler yapmamız gerektiğine odaklanabiliyoruz. Geleneksel modelimizde raporlamayı çok daha basit bir şekilde e-postalar üzerinden yaparken, DaaS modeli ile 30 sayfa sayısına ulaşan detaylı raporlar ile hem müşterimizi açık bir şekilde bilgilendiriyor, hem de geçmişe yönelik ciddi bir dokümantasyon yapmış oluyoruz. Karşılıklı güven üzerine kurulu bu modelde, müşterimiz de aloke edeceği saat miktarını bildiğinden iş kalemi bağımsız taleplerde bulunabiliyor. Peakode’un saatini kiralamış oluyor. Umarız ALLE Hamile ekibi de bizim gibi bu süreçten mutludur 🙂

Geleneksel modelimize göre DaaS modelinde anlatılacak daha çok fayda var, bunlardan biri de müşterimizden aldığımız ödemelerin aylık minimum tutarının belirli olması. Her şirketin ticari birer gemi olduğu gerçeğini bildiğimize göre bu model, kaynak ve gelir-gider planlarımızı çok daha tutarlı bir şekilde yapmamızı sağlıyor. DaaS modeli ile ilgili deneyimlediğimiz olumsuz bir eleştiri yapmam gerekirse; Peakode gibi, aynı anda birden fazla proje geliştiren ajanslarda bir projenin DaaS modelinde, diğer projelerin ise geleneksel model ile ilerlemesi dezavantaj yaratabiliyor. Bu uyumsuz durumu ortadan kaldırmak adına, prototipini yaptığımız DaaS modelini, diğer müşterilerimizle de birlikte uygulamak istiyoruz. Bunu da zaman içide yapacağız.

DaaS modelini bizimle tanıştırdığı için SHERPA ekibine, denememize fırsat verdiği için de ALLE Hamile ekibine ve Yakup Bayrak’a çok teşekkür ediyoruz.

Mobil uygulama geliştirme süreçlerinde bazı framework’leri kullanarak iOS ve Android release’leri almak ve iki uygulama mağazasına da göndermek oldukça yaygınlaştı. Framework’lerin birkaç yıl önce bazı majör kısıtları olduğunu hatırlıyoruz ancak bugün React gibi birçok framework kullanılıyor. Peakode olarak bu konuda neler düşündüğünüzü ve yaklaşımınızın arkasındaki rasyonelleri bizimle paylaşır mısınız?

Can Uludağ: Biz en başından beri Peakode’un native işler yapması ile çok övündük. Geliştirdiğimiz her projede; platforma özgü tüm tekniklerin kullanılması için ekstra çaba sarfettik. Gerek iOS, gerek Android SDK ve framework’lerinin sunduğu tüm özellikleri kullanmak, Apple ve Google’ın sunduğu tüm yenilikleri takip etmek büyük bir efor gerektiriyor. Bu platformlar çok hızlı yenileniyor. Hatta zaman zaman köklü dil değişiklikleri oluyor. Fakat işimize olan sevgimiz doğrultusunda bu değişimlerden kaçınmıyoruz.

Tek bir sihirli değnek ile tüm işleri halletme isteği sanırım insanoğlunun her alanda uygulamayı umduğu bir dürtü. React ve benzeri framework’leri de bunun bir sonucu olarak görüyoruz. Sonuç itibarıyla herkes bir iş yetiştirmeye çalışıyor ve bunu da en kârlı yöntemleri kullanarak en kısa sürede elde etmeyi amaçlıyor. Haksız bir istek olduğu söylenemez. Mobil uygulama geliştirmede React bunu bir nebze de olsa da sağlıyor. Birçok şirket, uygulamalarında React kullandıklarına dair case study’lerini yayınlıyorlar. Avantajlarından bahsediyorlar. Sayılarının her geçen gün arttığını gözlemliyoruz.

Peakode olarak hibrit yapıya her ne kadar mesafeli dursak da React Native gibi platformlara gözlerimiz kapalı değil. Şirket bünyesinde deneysel çalışmalarımızı yürütüyoruz. Fakat yine de native geliştirme tutkumuzdan kısa dönemde vazgeçebileceğimizi düşünmüyoruz. Bizim gibi mobil yazılım evleri sonuç itibarıyla Apple ve Google’ın aldığı teknolojik kararlara bağlı olarak işleri yürütüyor. Bir de buna ek olarak 3.parti olan ve başka bir topluluk tarafından desteklenen React’e bel bağlamak şuan itibarıyla almak istediğimiz bir risk değil. Sanırım deneysel çalışmalarımıza devam edip belli bir olgunluğa eriştiğini görene kadar tam destek native ile devam ediyor olacağız.

Yetenekli takım üyelerini nasıl buluyorsunuz? İnsan kaynakları süreciniz nasıl işliyor?

Can Uludağ: Peakode’da yüzde yüz yazıya döküp kanun haline getirmesek de belirlenmiş bir şirket kültürü var. Aramıza yeni katılacak arkadaşlarda teknik mülakat ve kod becerilerinden önce bu kriterleri arıyoruz. Bunlardan bazılarını; yenilikçi olmak, sürekli kendini geliştirmek, takım arkadaşlarına ve dünyaya karşı açık görüşlü olmak olarak sıralayabiliriz. Görüştüğümüz arkadaşlar bu özellikleri barındırıyorsa hemen ısınıyoruz diyebiliriz.

Bunun ötesinde burası bir teknoloji şirketi. Bu nedenle aramıza katılacak arkadaşların teknik becerilerinin ve var ise geçmiş tecrübelerinin büyük önemi oluyor. Her şeyden önce geliştirme yaptığı platforma (iOS, Android, Backend) aşık olması bizim için önemli bir kriter. Çünkü bu tarz insanların mevcut ekipteki arkadaşlara ve bizlere bir şeyler öğretebileceğine gönülden inanıyoruz. Hatta bu bir hayli önemli; işe alacağımız insanın bizim bilmediğimiz şeyleri bilmesini istiyoruz.

Peakode ekibi — Uludağ, 2017

Yurt dışındaki firmalara da hizmet sağlıyorsunuz. Yabancı şirketlerle nasıl çalışıyorsunuz, proje sahipleriyle nasıl iletişim kuruyorsunuz? Yabancı şirketlerle çalışmak ve Türkiye’deki şirketlerle çalışmak arasında ne gibi farklar gözlemliyorsunuz?

Burak Beceren: Peakode olarak Bursa’dan yola çıksak da hem İstanbul hem de yurt dışındaki projelere yazılım geliştiriyoruz. Yurt dışı maceramız da aslında aktif bir aramanın sonucu yerine, Türkiye’de yapmış olduğumuz uygulamaların, yurt dışına açılması ile beraber, bu firmalara ulaşan potansiyel müşterilerin bizi bulması ile gelişti. Öncelikle Türk ortağı olan yabancı firmalara proje geliştirmeye başladık ve ardından diğer proje sahipleri de bize ulaşmaya başladı. Aslına bakarsanız hem Türkiye hem de yurt dışı projeler için her zaman müşterileri Peakode ile tanıştıran önceki projelerimizin referansları oldu. Ortakların iş seviyesinde İngilizce bilmeleri ve önceden yurt dışında çalışma tecrübelerinin bulunması, referansla gelen müşterilerin de mutlu bir işbirliğine başlamalarına sebep oldu.

SHERPA Blog: Güzel sohbetiniz için çok teşekkürler!